Tek Başına Seyahat Etmek: Kendi Hayatının Direksiyonuna Geçmek

Otobüste yan koltuk boşsa önce sevinirsin, sonra hafifçe alınır gibi olursun. İnsan tuhaf makine. Hem kimse konuşmasın ister, hem de dünyanın “buyur, sana sessizlik” demesine içerler.

Tek başına yola çıkmak tam burada başlar.

Valizini kapatırken kimseye “şunu da alalım mı?” diye sormazsın. Havaalanında kahveyi nereden içeceğini kimseyle müzakere etmezsin. Müze kuyruğunda sıkılan yüz aramazsın. Saat 11.20’de acıkırsan yersin. 15.47’de uyumak istersen uyursun. Şehrin en meşhur meydanına gitmeyip ara sokaktaki nalburu izlersin. Çünkü kimseye hesap vermiyorsun. Korkutucu olan da tam olarak bu özgürlük zaten.

İnsan yalnız seyahatten değil, kendi komutasına geçmekten korkuyor.

Evdeyken kolay: Takvim var, mesaj var, toplantı var, “akşama ne yiyoruz?” var. Kendi hayatının figüranı gibi çok meşgulsün. Bir bakmışsın gün bitmiş. Tek başına yola çıkınca bütün dekor sökülüyor.

Genç bir kadın dar bir sokakta yukarı bakıyor, güneş gözlüğü başında.
İnsan yalnız seyahatten değil, kendi komutasına geçmekten korkuyor.

Sabah Roma’da, Eskişehir’de, Tiflis’te ya da Ayvalık’ta uyanıyorsun; karşında kimse yok.

  • Telefonun pilini yüzde 12’ye düşüren de sensin,
  • Yanlış tramvaya binen de,
  • Haritayı ters tutup 800 metre fazladan yürüyen de.

İyi haber: Kimse görmedi.

Kötü haber: Sen gördün.

Yalnız Seyahat Bir Romantik Film Değil

Yalnız seyahat seni bir film karakterine çevirmez. Her sabah beyaz gömlekle pencereye çıkıp uzaklara bakmazsın. Daha çok kayıp çorap ararsın. Odanın kartını cebinde sanıp resepsiyona mahcup dönersin. Menüdeki tek kelimeyi anlamadığın için masaya gelen şeyi “yerel lezzet” diye kabullenirsin.

Bir keresinde Porto’da “hafif bir şey” diye söylediğim tabaktan, üç kişilik deniz ürünü çıktı. Garson gururla baktı, ben de sanki bütün hayatımı bu an için yaşamışım gibi başımla onayladım. O tabakla aramızdaki ilişki diplomatik bir kriz gibi sürdü.

Ama bak, böyle anılar yanında biri varken başka türlü yaşanıyor. Hemen şakaya bağlanıyor, fotoğraf çekiliyor, arşive kalkıyor. Tek başınayken anı içeri çöküyor. Senin öz malın oluyor. Dışarıya anlatınca komik, içeride kalınca öğretici.

Aynadaki İlk Yanılsama: Sen Sandığın Kişi Değilsin

  • “Ben plansızlığı severim” diyorsun mesela; ilk tren iptalinde alnından ter boşalıyor.
  • “Ben insanlarla kolay konuşurum” diyorsun; fırında “bu ne?” demeye üç dakika cesaret topluyorsun.
  • “Ben yalnızlığı severim” diyorsun; akşam yemeğinde masanın karşısındaki boş sandalyeye sinir oluyorsun.

Sonra ertesi gün o boş sandalyenin kimseyi rahatsız etmediğini fark ediyorsun. Sandalye sadece sandalye. Drama yapan sensin.

Şapkalı ve sırt çantalı bir kişi, tarihi bir şehrin kiremitli çatılarına bakıyor.
Yalnız seyahat egoyu törpüler ama Instagram’daki gibi değil.

Tek başına yemek ayrı bir eşik. İlk gün telefona yapışırsın. Menüye bakıyor gibi yaparsın. Karşındaki çift tartışır, yan masadaki adam çorbasına limon sıkar, garson suyu getirir… Ve sen birden ortamın parçası oluyorsun. Seyirci değil. Masa değil. İnsan.

Bunu kalabalıkta kaçırıyoruz. Sürekli birine cevap veriyor, gördüğümüzü anında paylaşıyoruz. “Bak ne güzel” diyerek güzelliği ikiye bölüp teyit alıyoruz. Tek başınayken güzelliğin onay makamı sensin. Gün batımı iyiyse iyi. Fotoğraf çekmezsen de yaşanmış sayılıyor, inanabiliyor musun?

Gerçekler ve Pratik Dersler

Yalnız seyahat egoyu törpüler ama Instagram’daki gibi değil. Hani o “sırt çantası, dağ, kendimi buldum” paketi var ya; onu unut. Kendini bulmak çoğu zaman markette diş macunu reyonunda olur. Küçük boy mu alsam, büyük boy mu?

İnsan kendi küçük saçmalıklarını yanında taşır. Pasaporttan önce onlar geçer sınırdan.

YanılsamaGerçeklik
Tamamen ÖzgürsünOdadan çıkmadan önce 20 dakika eşyalarını ararsın.
Şehri Akışına BırakırsınYanlış otobüse binip şehrin sanayi bölgesini gezersin.
İçsel Bir Aydınlanma YaşarsınMarket reyonunda büyük boy diş macununa bakıp evini özlersin.

Yola tek çıkınca şehir de değişir. Yalnızken şehir sana daha az gösteri yapar, sen de daha az rol kesersin. Turistik listenin beşinci maddesine yetişmek yerine kaldırımdaki çatlağa takılırsın. Çünkü programın sahibi sensin ve bazen programı çöpe atmak en iyi maddedir.

Sıkılacaksın. Sıkılmak da lazım. Sıkıntı, beynin kendini duymaya başladığı yerdir. Normalde hemen bastırıyoruz: Podcast aç, mesaj yaz, video izle, birini ara. Yalnız seyahatte bir noktada kaçacak delik kalmıyor. Parkta oturuyorsun. Kuş değil, bildirim bekliyorsun. Sonra bir an geliyor ve beklemeyi bırakıyorsun. İşte o an tatil broşürlerinde yok.

Güvenlik meselesini de romantize etmeyelim. Gece bilmediğin sokakta kahramanlık yapma, konumunu birine bırak, pasaportunun fotoğrafını yedekle. “Ben özgür ruhum” diye cüzdanı arka cebe koyarsan evren sana çok pedagojik davranır. Ama korkuyu da yönetmek şart; dünya haber bülteni kadar kötü değil.

Bir kişi otel odasında sarı bir bavula açık mavi bir gömlek yerleştiriyor.
Ama bak, böyle anılar yanında biri varken başka türlü yaşanıyor.

Dönüş: Küçük Kasların Zaferi

Yalnız seyahatin en güzel tarafı dönüşte ortaya çıkar. Ev aynı ev. Kapı aynı sesle açılır. Ama sen biraz yer değiştirmişsindir. Öyle büyük bir ampul yanmaz; daha küçük, daha kıymetli bir şey olur:

  • Kendi kendine kalınca da dağılmadığını bilirsin.
  • Yanlış sokağa girince dünyanın bitmediğini öğrenirsin.
  • Bir masada tek başına oturup o yemeği keyifle bitirebildiğini görürsün.

Bunlar zihnin küçük kasları. Çalıştırınca güçlenir.

Sonra biri “tek başına sıkılmadın mı?” diye sorar.

Sıkıldım dersin.

Kayboldum. Yanlış şey yedim. Bir gün kimseyle konuşmadım.

Bir sabah kendime fazla geldim. Bir akşam kendime çok iyi geldim.

Hepsi doğru.

Yalnız seyahat, insanın kendine attığı uzun bir mesaj gibi. Okundu bilgisi hemen düşmez, cevabı bazen aylar sonra gelir. Ama bir kere yola tek çıkınca şunu anlarsın: Hayat dediğin şey, sürekli beraberlik ayarı açık bir uygulama değil.

Arada uçak moduna almak gerekiyor. Hem pil için, hem akıl için.

Benzer Yazılar