Slavca’da ‘Slavlar Ülkesi’ anlamına gelen Slovenya, bayrağındaki armanın hakkını vererek dağdan denize aklınıza gelebilecek, doğanın her tür görsel armağanını sizlere sunuyor. Slovenya sadece doğal güzelliklere sahip olmanın dışında karışık geçmişi ve kültürel yapısı ile de alternatif bir rota olarak karşımıza çıkıyor, biz yolda olanlar için. Şahsen her zaman sosyalist düzenden kapitalist düzene geçen ülkelere ilgi duymuşumdur.

Bu geçişi en verimli şekilde, iki sistemin de en güzel yanlarını bir potada eriterek yapan ülkeleri düşündüğümde Slovenya’nın en başarılı ülkelerin başında geldiğini söyleyebilirim (diğer başarılı örnek ise Estonya). Ülkeye vardıktan kısa bir süre sonra fark ediyorsunuz ki Slovenya sosyo-ekonomik ve entelektüel açıdan Avrupa’nın diğer gelişmiş ülkelerden aşağı kalır bir seviyede değil. İnsanları ise kısmen bir Akdeniz ülkesi olduklarının farkındaymışçasına hayatı yavaş yaşayan, sıcakkanlı insanlar.

Slovenya-Gezisi

Yazı: Berk Özdemirtufan

Bu küçük ama ferah, yeşil ve mavinin her tonuna sahip, mutlu ülkenin anlatmaya değer, daha birçok yanı olsa da ben bu yazıda Slovenya’ya gidince mutlaka yapılması gerekenleri anlatarak geriye kalanı siz gezginlerin keşfine bırakacağım.

Ülkenin başkenti Ljubljana aynı zamanda Avrupa’nın en yeşil ve yaşanılası başkentlerinden birisi. Merkezi araç trafiğine kapalı olan şehrin tam ortasından Ljubljana Nehri geçiyor. Şehrin iki yakası, birçok köprü ile birbirine bağlandığından, nehir etrafında planlama gerektirmeden yapılan yürüyüş ile şehirde görülmesi gereken hiçbir yeri kaçırmıyorsunuz. Şehir, Ljubljana Kale’sinin bulunduğu tepe dışında düz bir şehir olduğu için, bisiklet ile dolaşıma çok elverişli olsa da ben yürüyerek gezmeyi tercih ettim. Nehrin etrafındaki sayısız kafe ve bar siz gezginlerin tercihine göre, kücük bir mola vermek için, yer bulmasını kolaylaştırıyor ve son derece rahat bir ortamda gezinizin devamı için güç depolamanızı sağlıyor.

Ljubljana-Slovenya

Ljubljana Kalesi, şehrin tam ortasında bir tepede yer aldığı için gayet güzel bir manzarayı ayaklarınızın altına seriyor. Kaleye ulaşım modern bir füniküler sayesinde kolayca mümkün. Ayrıca 20 dakikalık kolay bir tırmanış da ikinci ve daha ekonomik bir çözüm olarak düşünülebilir. Kale her ne kadar beni çok etkilemediyse de, kalenin içinde Ljubljana şehrinin tarihi gelişimini anlatan projeksiyon oldukça ilgimi çekmişti. Tarih ile ilgili gezginlerimize bu görseli izlemelerini tavsiye ederim. Kim bilir belki hızınızı alamaz nehrin kenarındaki bir bankta ya da kafede daha detaylı bir araştırma yaparken bulabilirsiniz kendinizi. Olur da iki yakayı birleştiren köprülerin birinden geçerken Romanların yaptığı müzikte Ankara’nın Bağları melodisini duyarsanız, şaşırmayın. Bu köprülerden en ünlüsü şehrin ana meydanında bulunan ve eski şehir ile yeni şehri birbirine bağlayan üç köprü (Tripel Bridge ya da orijinal adı ile Tromostovje). Bu köprünün hemen önünde Barok mimarinin güzel bir örneği olan ve şehrin simgesi haline gelen pembe kilise (Franciscan Church of the Annunciation) yer alır.

Şehrin, mutlaka ziyaret edilmesi gereken ve oldukça ilginç bir diğer bölgesi ise Yugoslav ordusuna ait, eski bir garnizon olan Metelkova. Metelkova alternatif gece hayatı ve alternatif sanat arayanlar için oldukça ilginç bir yer. Burada sanat galerisinden tasarım atölyesine, farklı müzik yapan yeraltı barlara kadar birçok yer bulmak mümkün. Metelkova şehirde, belki de ülkede barışçıl ortamın kaybolduğu tek yer olabilir. İlk başlarda Slovenya hükümeti buradaki faaliyetleri engellemeye çalışsa da, çok turist çektiğinden ötürü kendi haline bırakmıştır. Metelkova, halen polislerin uğramaktan çekindiği ve müdavimlerinin, Özerk Sosyal Merkez olarak adlandırdığı ürkütücü fakat genel konsept açısından mutlaka görülmesi gereken bir yerdir. Hatta bölgenin hemen girişinde yer alan Hostel Celica değişik bir konaklama seçeneği sunabilir. Eski bir hapishaneden dönüştürülmüş olan hostelin odaları hapishane gibi tasarlanmıştır ve odalarda kapı yerine demir parmaklıklar bulunmaktadır.

Ljubljana’nın bir diğer özelliği ise sadece dikkatli gezginlere sunduğu yaratıcı ve bir o kadar da düşündürücü duvar boyama sanat örnekleridir. Bu çizimleri şehrin farklı yerlerinde görmek mümkündür ve her bir çizim inceden inceye mesaj vericidir.

Ljubljana’yı tanımlayan bir diğer özellik ise şehrin tam bir öğrenci şehri olması ve 64 bin civarında öğrenciye ev sahipliği yapması. Tabi bu kadar öğrencinin olduğu yerde gece hayatı konusunda hiçbir sıkıntı yaşamanıza ihtimal yok. Şehirde farklı tarzlara hitap eden sayısız bar ve birkaç gece kulübü mevcut; bunlardan öğrenciler arasında en popüler olanları Companeros ve Parlament, gösterişi sevenler için Circus ve Top Six’i sayabiliriz. Benim Ljubljana’da en sevdiğim ve özellikle viski meraklılarının mutlaka gitmesi gereken yer ise Cutty Sark adlı İskoç Pub’ıdır. Aynı zamanda bu pub’ın bulunduğu alanda farklı tarz mutfaklara sahip restoranlar da bulabilirsiniz.

Slovenya-Ne-Yenir

Gelelim en çok merak edilen sorulardan ‘Slovenya’da ne yenir?’ sorusuna. Bir Balkan ülkesi olan Slovenya’da, bizim damak tadımıza ait bir mutfak bulmak oldukça kolay. Hatta artık Türkiye’de bile birçok yerde bulabildiğimiz ve Boşnak köftesi diye bilinen Cevapcici’ni şehrin her tarafında bulabiliriz. Fakat gittiği yerin yerel lezzetlerini tatmayı seven ve farklı et türlerini (evet domuzdan bahsediyorum) denemekten çekinmeyen biriyseniz size kesinlikle Klobasarna adlı minik restoranda sosis yemenizi tavsiye ederim.

Ljubljana’yı keşfettikten sonra Slovenya’nın son zamanlarda adını duyuran en önemli yer olan Bled Gölü’ne geçebiliriz. Bu göl, kartpostallara layık manzarası ile giden turistleri büyülemektedir. Ben hem yazın hem de kışın gitme fırsatı bulduğumdan kolaylıkla söyleyebilirim ki bu büyülü yer her mevsim ayrı bir tat sunuyor ziyaretçilerine. Gölü çevreleyen yürüyüş yolunda bir tur atmanın insanın ömrünü birkaç sene uzattığına inanıyorum ki ne şanslıyım iki kere bu turu atarak ömrümü yeterince uzattım. Gölün etrafında, Bled Kalesi ve gölün içinde de, manzarayı muhteşem bir görsel şölene çeviren, Bled Adası yer almaktadır. Gölün donuk olmadığı zamanlarda bu adaya ulaşımı teknelerle yapmak mümkün. Bled, dünyanın dört bir yanından, varlıklı turistlerin balaylarını geçirmek üzere geldikleri bir köy olduğundan, konaklama oldukça pahalı. Biz, mütevazı gezginlerin tercihi, Ljubljana’da konaklamak oldu. Otobüs ile 40 dakikalık bir yolculuk ile kolayca ulaşabilirsiniz.

Bled-Golu-Slovenya

Bu, küçük ama sundukları bakımından oldukça zengin ülkenin bir diğer görülmesi gereken yeri ise, 140 yıldır turist ziyaretine açık olan ve bu süre zarfında 36 milyon ziyaretçinin gezdiği dünyanın en büyük mağaralarından biri olan Postojna Mağarası. Mağaranın, bir bölümü tren ile diğer bölümü ise yürüyerek gezilmektedir. Bu devasa mağaranın içinde, 10.000 kişiyi alabilen, eşsiz akustiği ile bir konser alanı bulunmaktadır. Mağara içindeki tur, insanlık tarihinin aslında, dünya tarihine oranla ne kadar da yeni olduğunun vurucu bir hatırlatması gibi.

Slovenya eşsiz doğal güzellikleri, Bled Gölü, Postojna Mağarası ve yeşil başkenti; Ljubljana ile siz gezginlere sakin bir tecrübe sunacaktır. Ülke her ne kadar bir Balkan ülkesi olsa da ortalama bir Avrupa ülkesi pahalılığındadır. Neredeyse Avrupa’nın tamamını gezme fırsatı bulmuş bir gezgin olarak, alışılmışın dışına çıkmak isteyen, alternatif bir rota arayan tüm gezginlere samimiyetle tavsiye edebilirim. Unutmayın, gezgin sadece fizik olarak gezen değil, fiziksel gezmeyi ruhsal olarak da destekleyen kişidir. Gezgin ruhunuzun kaybolmaması dileği ile iyi yolculuklar.

NEDEN BİR YORUM YAZMIYORSUN?

Please enter your comment!
Please enter your name here