Mardin semalarından aşağıya baktığımda toprak ve yeşilin en güzel tonlarına sahip bir yap boz resmi gibi görünüyor. Üç kafadar kısa bir süre sonra bu yap bozun içinde gözlerimizi kocaman kocaman açarak dolaşmaya başlayacağımızı bilmenin tatlı heyecanı ile havalimanı önünde bizi ilk durağımız Midyat’a götürecek olan toplu taşıma aracını bekliyoruz.

Midyat’ta ilerlerken ilk gözümüze çarpan dar sokaklar arasında eşekleri ile tıngır mıngır ilerleyen insanlar oluyor. Misafir olduğumuz dost kucaklardan sonra kendimizi Midyat’ın sokaklarına atıyoruz. Midyat merkezin çarşıları ve sokakları bizim gibi Kurban Bayramı tatilini değerlendiren ziyaretçilerin küçük kalabalığıyla hareketli ve neşeli bir pazar havasında. Gümüş işlemeciliğinin en güzel örneklerine sahip telkari dükkanlarını ve alış veriş yapılacak hanları burada.

Midyat-Mardin

Yazan: Zeynep Karataş

Eski Mardin Yeni Mardin 

Caddeleri ve sokakları gezerken iki farklı Mardin görüyoruz. Birisi meşhur taş işlemelerinin, nakışların olduğu taş binalarla bezeli eski bina ve sokaklara ait “Eski Mardin” denen yerleşimler, ikincisi kentin kültürü ile ilgili olmayan, çirkin gri beton asfalt ve kaldırımların olduğu, çarpık binalarla yapılanmış “Yeni Mardin” dedikleri başarısız şehir yerleşimleri. Bazı sokak ve caddelerin İstanbulun her hangi bir betonlaşmış semtinden farkı yok. Tabi ki biz Midyat’ın güzel sokaklarına ve tarihi mekanlarına doğru yol alıyoruz. Midyat Müzesi ve Midyat Ulu Camii bunlardan bazıları.

Mor Gabriel Manastırı diğer adıyla; Türkçe “ibadet evi “olarak çevrilebilen Deyr El Umur.

Dünyanın en eski Süryani Ortodoks kilisesi olan Mor Gabriel Manastırı Midyat Güngören Köyü’nün tepesinde bir konumda olduğu için toplu taşıma ile gitmek zor bu nedenle özel araçla veya taksiyle gitmek gerek. Turabdin platosunda kurulan Manastır turist ve ziyaretçilere açık. Bizim gibi gelen bir kaç ziyaretçi eşliğinde ve binaya bekçilik yapan görevlinin rehberliğinde geziyoruz. Mekan taş işçiliğinin en güzel örneklerinden biri olan işlemeli kapıdan geçilen geniş bir giriş ile başlıyor. Üç katlı yapının üst katları ziyaretçilere açık değil ancak ibadet edilen yerleri, aziz mezarlarının bulunduğu kısımları, şimdi sayısını hatırlamadığım binlerce kibrit kullanılarak yapılan manastır maketini görmek mümkün. Manastır epey büyük olduğundan ziyaret sonrası ön bahçesinde güzel havanın ve manzaranın eşliğinde kısa bir mola veriyoruz.

Sonraki durak Güngören Köyü

Köyün girişinde bizi çocuklar karşılıyor. Mardinin gönüllü minik rehberleri ile ilk burada karşılaşıyoruz. Bizi gördüklerinde yanımıza koşturarak “hoşgeldiniz” diyerek hepsi bir ağızdan “gününüz güzel olsun, bayramınız mübarek olsun, paranız bizim olsuun” diye mardine özgü şiveleri ile manilerini okuyarak bayram harçlığı istiyorlar. Ziyaretçilere alışık ve merakla nerden geliyoruz nereye gidiyoruz soruları eşliğinde yol boyu bizimleler. Köyün dışında kalan Mor Hobil Manastırını ziyaret için uzun bir yol katediyoruz ancak manastırın ziyarete açık olmadığını öğrenip biraz soluklanmak için avlusunda oturuyoruz.

Dönüş yolunda restore edilerek otele dönüştürülmüş Kasrı Nehroz ile karşılaşıyoruz. Mekanı bir müze gibi girip gezmenize müsade var. Kasım ayında gün erken bitiyor, bizde güneşin batışını ve Kasrı Nehroz’un teras balkonundan izliyoruz. Aynı zamanda “eski köye” yukarıdan bakmak için güzel bir mekan. Evlerin çatılarında bulunan maviye boyanmış demir yataklar akrepleri uzak tutmak için.

Yorgunluğumuzu Midyat Merkezde bulunan Gercüş Han’da çay molası vererek atıyoruz. Şehrin yabancısı olduğumuz her halimizde belli, bize servis yapan kızların ilgisi bu yüzden. Hemen kaynaşıyoruz. Bize Mardin konuk severliğini göstermek için şarkılarından ve halk oyunlarından bahsederlerken arkadan yöresel bir halk oyunu ezgisi yükseliyor. Kendimizi Gercüş hanın ortasında kızlarla halay çekerken başımızdan peçeteler atılırken buluyoruz. Yabancı olduğumuz bu uzak diyarda hemen bir tanıdık buluyoruz, bir güler yüz, bir sıcak selam, biraz dostluk.

Deyrulzafaran-Mardin

Deyrül Zafaran Manastırı 

Sabahın erken saatinde Midyat’tan dönmemek üzere ayrılıyoruz. Kurban Bayramının birinci günü olmasına rağmen kurban faaliyetine dair hiç bir iz göremedik. Her taraf sessiz sakin, Midyat otogarından direkt Deyrül Zafaran’a giden minibüse biniyoruz, bizimle beraber araçta seyahat eden iki yaşlı Süryani hanım ve ileride binen bir kaç aileyle birlikte birbirimizin dilini anlamadığımız halde sohbet edip güle konuşa ilerliyoruz. Deyrul Zafaran son durak.

Mardin’nin 3 km. doğusunda bulunan manastırı orada yetişen Süryani öğrenciler rehberliğinde geziyoruz. 5. yüzyılda inşa edilmiş manastır, Mardin Ovasına hakim bir konumda bulunmakta ve geniş merdivenleri ve taş mimarisi ile göz dolduruyor. En kalabalık ziyaretçisi olan mekanlardan olan manastırı rehberler eşliğinde gezdikten sonra, bahçesinde hoş kokulu Deyrül Zafaran çayını yudumlayarak, birazınıda İstanbul’a götürmek için yanımıza alarak güneşin tadını çıkarıyoruz.

Eski Mardin

Yeni Mardin Öğretmen Evi’ne yerleştikten sonra soluğu Eski Mardin’de alıyoruz. Minibüs ile 15 dakikada ulaşmak mümkün. Eski Mardin tarihi açık hava müzesi gibi. Yürüyerek cadde ve sokaklarının keşfedildiği, başını ne yana çevirirsen taş sanatının eşşiz örnekleriyle bezenmiş yüksek ve ihtişamlı yapıları ile göz dolduruyor.

Mardin-Gezisi

Sıttı Radviyye Medresesi; diğer adıyla Hatuniye Medresesi

Cami olarak kullanılan ve Artuklu döneminin zengin taş işçiliği örneklerinden olan mekan gezginlerin yoğun ilgi gösterdiği mekanlardan birisi. Adını Artuklu Sultanı Kutbettin İlgazi’nin annesi ve Necmettin Alpi’nin hanımından almaktadır. İlgazi ve Radviyye sandukaları burada bulunmaktadır. Sandukaların ayak ucunda bulunan mihrabın sağında camekanlı bir bölme Hz. Muhammed’in ayak izi sergileniyor.

Melik Mahmut Camii; diğer adıyla Bab Es Sur Camii

Hatuniye medresesinin altında bulunan cami. Artuklu dönemi eserlerinden olan camii adını içinde türbesi bulunan Sultan Melik Mahmut’tan almıştır.

Sakıp Sabancı Mardin Kent Müzesi

Sabancı Vakfı tarafından 2007-2009 yılları arasında kente kazandırılmış müzeyi pazartesi gününe denk geldiğimiz için gezemedik. Ancak 19. yy da inşa edilen, başarılı dış restorasyonu ve camekanlı girişi ile merak uyandıran müzeyi ziyaret etmek isteyenler için; ziyaret saatleri: Pazartesi Günleri Hariç 08.00-17.00 Biletler Tam Bilet: 2 TL Öğrenci: 50 Kr.

Eski Mardinin kemerli, merdivenli, taş sokakları arasında dolaşıp fotoğraflar çekiyoruz. Bazı evlerin kapılarında sebibini öğrenemediğimiz ay yıldız figürü dikkat çekiyor. Bu gezi esnasında tanıştığımız Arap kızı Zeynep bizim için poz verirken daha sonraları Zeynep’i başka gezginlerin bloglarında göreceğim aklıma gelir miydi? O bilmese de beni gülümseten bir tesadüf.

Zinciriye Medresesi

Son Artuklu Sultanı Melik Salih tarafından inşa edilmiş yapı, ihtişamlı yüksek giriş kapısı dilimli kubbeleriyle dikkat çekmektedir. Çok geniş bir alana yayılan Medrese iki katlı olup, avlu, cami, türbe ve çeşitli ek mekanların olduğu, Sultan İsa türbesi ve eski kitabelerinde olduğu, geniş dikdörtgen bir alana yayılmaktadır.

Genelde Süryanilere ait ibadethanelerin isimleri başında bulunan “mor” kelimesi dikkati çekiyor. Mor Gabriel, Mor Hobil, Mor Yakup vb. gibi Mor kelimesi Süryani dilinde “aziz, en üst mertebedeki kişi” anlamında kullanılmaktadır. Mardin’e neden medeniyetler şehri dendiğini bir kaç sokak arayla gezdiğimiz manastir ve camileri gezdikçe daha iyi anlıyorum. Oturarak gömülen Süryani Azizlerine ait mezarlar ve camilerde hiç ummadığımız tarihi ve dini önderlere ait kutsal emanetlerle karşılaşınca bu zenginliğin her yerde kolay kolay bulunamayacak olduğunu görüyorsun. Burası gerçekten çok değerli bir coğrafya.

Mardin çarşısı ve Telkari dükkanları

Mardinin havası kuru ve ılık olduşu geziyi daha keyifli hale geliyor. Gezerken terlemiyor ve nefes nefese kalmıyorsunuz. Sokakları ve mekanları gezip fotoğraf çektikten sonra bile telkari sanatının en güzel örneklerinin sergilendiği gümüşçüleri ziyaret etmek için enerjiniz kalıyor.

Mardin Kalesi ve Zinciriye Medresesinin gece manzarasıyla sona eren üç günlük, kısacık ve keyifli gezimizden dönerken Mardin bize “gitme kal, daha görecek çok yerler var” diyordu sanki. Mardinin büyüsünü cebime atarak, başka bir zamanda bitmeyen gezime kaldığım yerden devam etmek düşüncesiyle, aklımda pırıl pırıl Mardinli çocuk rehberlerinin görüntüleri ve Mardin’de çocuk olmak nasıl olurdu düşünceleri ile ayrılıyorum.

Hasankeyf-Batman

Hasankeyf

Mardin, zamanın insanlar tarafından kullanılmadığı bir şehir gibi. Toplu ulaşım seyrek ve seferler sakin ilerliyor. İnsanlar acelesiz, minibüs şöförlerinin aracı doldurmak, daha çok para kazanmak gibi dertleri yok. Bir İstanbullu için çok garip! Mardin insanı bu yönüyle de kalbimizi kazanıyor.

Mardin ile Batman arasında bulunan Hasankeyf’e Midyat’tan minibüslerle 45 dakikada ulaşmak mümkün. Hasankeyf doğal ve tarihi bir açık hava müzesi. Diclenin iki yakası boyunca uzanan taş kent, Eski Asur, Roma, Eyyubi, Akkoyunlu, Orta Asya, İran, Osmanlı medeniyetlerinin izlerini taşıyan dev bir madalyon gibi. Yukarı doğru ihtişamla yükselen taş sarayların olduğu ana kaleye giriş güvenlik ve bakım nedeniyle yasaklanmış olmasına rağmen görecek çok fazla eski eser var. Ne şanslıyız ki orada da işini çok iyi yapan çocuk rehberlerimiz var.

Girişte el emeği hediyeliklerin, halı ve dokumaların bulunduğu dükkanlardan sonra sağda El Rızk Camii karşımıza çıkıyor. Eyyubiler dönemi özgün bir taş işçiliğine sahip yarısı yıkık caminin detaylarını yukarılara çıktıkça görmeye başlıyoruz. İnsanların yaşadığı sağlam taş evler ile harabe haline gelmiş yıkık dökük evler bir arada.

Aklımda yıkık minare olarak kalmış olan Sultan Süleyman caminin kalıntısı olan minareye çıkmak mümkün, burada minik rehberler devreye girerek ziyareçileri tek tek yukarı çıkarıyorlar. Tepeye çıkınca dikkatli olmak lazım benim gibi başınız dönebilir, ayakta durunca tutunacak yer yok. Minarenin konumu ayaklarınız altına serilen Hasankeyfi panaromik olarak görme imkanı veriyor. Diclenin ortasında bulunan Artuklu Taş Köprüsü, Anıt mezar Kör Zeynel Bey Türbesi, Hasan Keyf sarayları, yıkık harabeler ve mağaralar göz mesafenize ulaşıyor. Hasankeyf’den ayrılmadan dinlenmek için Yolgeçen Hanı’nda manzaranın keyfini çıkararak yöreye özgü farklı bir lezzete sahip melengiç kahvemizi içiyoruz.

Diclenin iki yakasını birleştiren köprünün üzerinde rastladığımız Hasankeyf amca; adını bilmediğimiz için sonradan Hasankeyf amca dedik; “hadi çek” diyerek bize poz verdi.

Toplu taşıma ile Hasankeyf’e giden yok gibi bir şey. Saat dörtten sonra Batman’dan gelip Midyat’a giden son seferini yapacak olan minibüsde bizim için üç kişilik boş yer bırakabileceklerini söyledikleri için içimiz rahattı ancak sözleştiğimiz şöför minibüste boş yer yok diye bizi almadan gitti. Hasankeyf’in girişinde gördüğümüz öğretmen evinde konaklamak istiyoruz ancak bayram ve tadilat nedeniyle kapalı olduğu için tek konaklama seçeneğimizi eledik. Bizimle gezen tur firmasının otobüsüne binmeyi de başramadık. Son çare otostop ile şanşımıza Batman’dan gezmeden dönen bir çiftin aracına denk geldik.

NEDEN BİR YORUM YAZMIYORSUN?

Please enter your comment!
Please enter your name here